19 Aralık 2011 Pazartesi

Hayat'a Dönmek


Bugün 19 Aralık. "Hayata dönüş" operasyonunun 11. yıldönümü. 28 tutuklu ve hükümlü ile 2 erin hayatını kaybettiği olayların 11. yıldönümü. Operasyonun amacı; ölüm orucu eylemi yapan mahkumları "hayata döndürmek".
Bir tablo çizelim. Bazı insanlar yaşadığı hayattan muzdarip. Kimileri çok iyi koşullarda yaşarken kimilerinin kuru ekmeğe muhtaç kaldığı bir dünyada yaşamaktan hoşnut değiller. Başka bir şekilde yaşayabiliriz diyen bu insanları devlet kendine tehdit görüp hapishanelere kapatıyor. Yani diyor ki; sen bu sisteme dair en büyük tehditsin ve seni bu toplumdan yalıtarak cezalandırmalıyım. Diğer insanlarla görüşemezsin, benim belirlediğim koşullarda yaşayacaksın. Mesela bu dört duvar dışına çıkmayacaksın, ben ne dersem onu yapıp, ne verirsem onu yiyeceksin. Her ne kadar seni dört duvar arasında da tutsam, öyle her istediğin şeyi okuyamayacak, istediğin müziği dinleyemeyeksin. Hatta istediğin şekilde ıslık bile çalamayacaksın. Hergün seni kontrol edeceğim orada mısın diye, ne de olsa özgürlüğünü almaya çabalacağını biliyorum, belki kaçmak istersin. Benim tamamen kontrolum altında olacaksın.
Ve devlet, bu tamamen kontrol altında tuttuğu insanlara, yine kendi istediği gibi davranmıyorlar diye zor kullandı. Üzerlerine gaz bombaları ve kurşunlar yağdırdı...

20 cezaevine uygulanan baskınlarda kullanılan gaz bombası sayısı: 30 bin
Operasyona katılan askeri bölük sayısı: 40
Katliamı protesto ettiği için gözaltına alınanların sayısı: 2145

Edit: (tarihe notAmerikalı iktisatçı Paul Samuelson'ın söylemiş olduğu "Fakir bebeğin içemediği sütü, zenginin köpeği içiyorsa; bana adaletten bahsetmeyin"  sözünü de konusu adalet olan bu yazıya not düşmek istedim. 

2 Aralık 2011 Cuma

Tarafsızlık mı?



 1978'de Kahramanmaraş'ta yaşanan olaylarda resmi rakamlara göre 111 kişi öldü (söylenene göre çok daha fazlası) , Yüzlerce kişi yaralandı. 210 ev, 70 işyeri tahrip edildi. 804 kişi hakkında dava açıldı; sanıklardan 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında hapisle cezalandırıldı. Detaylar için aşağıdaki linki açıp okuyabilirsin.
http://www.bianet.org/bianet/siyaset/111379-30-yil-once-maras-katliaminda-neler-olmustu

Maraş katliamı bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger (şimdi soyadını değiştirse de o hala "kenger"dir) yine birşeyler yumurtlamış. Geçen sene Maraş'ta Aleviler Maraş katliamı mağdurlarını anarken pencereden mitinge gelenleri, ben yine buradayım, gözüm üstünüzde dercesine bakışlarla tahrik etmişti. Bu sene de Hrant'a iftira ederek ırkçı fikirleriyle toplumda yine zihin bulanıklığı yaratmaya çalışmış. Haber linki aşağıda:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1071282&Date=02.12.2011&CategoryID=77

25 Kasım 2011 Cuma

Manşetin Gölgesinde

Başbakanın 1938'de Dersim'de devlet tarafından yapılan katliam için özür dilediği bu haftada manşetlere neler takılmış:

http://www.ntvmsnbc.com/id/25300284

22 Kasım 2011 Salı

Hrant'ın bir makalesi


Nora Nare Hoy Nare
Agos Gazetesi, 29 Aralık 2006
İşte yine yeni yıl heyecanının getirip dayattığı "Zaman", "Hız" ve "Değişim" denkleminin baskısı
altındayım. Hemen her yılbaşı olduğu gibi karmaşık duygular içindeyim.
"Değişim"i "Zaman"a bölüyor "Hız"la çarpıyor, sonunda da "Elde var sıfır, elde var sıfır" diye

hayıflanıyorum. Niye ki "Değişim"in "Hız"ına hiç ama hiç yetişemiyorum.
Şunun şurasında daha 35 yıl önce tanışmamış mıydım o dönemin en ilerlemiş teknolojik aleti olan

siyah beyaz televizyonla.
Şimdi ise iletişim ve bilişim marketlerini dolduran bin bir çeşit yeni teknolojik ürün var adını,

işlevini ve nasıl çalıştığını bilmediğim.
Öylesi bir çağda yaşıyorum ki o çağın getirdiği nimetleri ve değişimleri yakalamaktan acizim.

Kullandığım aletlerin bir-iki fonksiyonunu anca becerebiliyorum, varolan diğer sayısız
fonksiyonundan ise bihaberim.
Değişimi görebiliyorum... Değişimi fark edebiliyorum ama hepsi o kadar... Ona ulaşmak ne mümkün!

Ha ki bir yerinden yakalıyorum, o zaten değişiyor.
"Değişim" hangi "Zaman"da bu kadar "Hız"la aktı yarabbim!
Çok şükür ama, imdadıma yetişen birbuçuk yaşındaki torunum "Nora"m var. Kendisine aldığımız onca öğretici, onca eğitici hatta onca cicili bicili çocuk kandıran oyuncaklara inat, o kendi yarattığı teknolojik oyuncaklarıyla yakalıyor benden kaçan hızı.
Nora'yı gözlediğimde "Zaman", "Hız" ve "Değişim" denilen denklemin cevabının sıfır olmadığını

görebiliyorum.
Denklemi ben çözemiyorum ama birbuçuk yaşındaki Nora çözüyor. Nerede varsa teknolojik

bir düğme, Nora'nın parmağı onda! Kâh buzdolabında, kâh fırında... Kâh telefon tuşunda kâh
televizyon kumandasında. Teknoloji ve onun değişim hızı belki benim kuşağıma hatırı sayılır bir
nanik yaptı, bizim kendisine ulaşmamıza zaman olarak fırsat tanımadı, diğer bir deyişle elimizden
kaçtı ama görüyorum ki Nora'dan kurtuluşu yok.
Üstelik torun "Nora" yalnız da değil, yakında ikinci torun "Nare" de geliyor. Gerçi ben "Nare" diye

 erken ötüyorum çünkü babası başka isimde ısrarlı. "Karuna" diye bir isim uydurmuş... "Karun"un
(Bahar) ardına bir "a" ekleyip feminen yapmış, kendince yeni bir kız ismi üretmiş. "İlle de Karuna
olacak" diyor.
"Sen Nare'yi nereden uydurdun?" derseniz...
Nareg'den... Kadim Ermeni isminden.
Nareg'in "g"sini kaldırın olsun size feminen bir isim.
Zaten ilk mucidi de ben değilim... Ermenistan'da çokca kullanılan bir isim.
Ama pes etmiş değilim... "Babiklik" (dedelik) hakkım var ve "Nare" koydurmak için her türlü

entrikaya başvurup, elimden gelen tüm hinoğluhin baskıları uygulayacağım.
Üstelik şimdiden kendime beste de hazırlamış durumdayım. Nora'yı ve Nare'yi birlikte severken,

 "Nora Nare hoy Nare" diye halay da tutacağım.
"Zaman", "Değişim" ve "Hız" denklemini torunum ve kendi üzerimden sorgulamam boşa değil elbet.

 Ona baktığımda ancak, çok daha net anlıyorum "Değişim"in ve "Zaman"ın "Hız"ını. Sadece teknolojinin
 değil onun hızına da yetişemiyorum artık. Çok çabuk büyüyor, çok da çabuk öğreniyor.
Bütün ayrıcalıklar ona. O artık bütün ilgimizin üstünde yoğunlaştığı tek merkez.
Öncesinde oğluma misafirliğe giderdik şimdi, "Nora'ya gidiyoruz". Ya da hanım müjdeyi verip eve

erken gelmemi istediğinde oğlum ya da gelinim değil sanki gelen, "Noralar geliyor". Öylesine
ayrıcalıklı ki bugüne değin bir tek eşim bana "Çutak" (Keman) diye takma ismimle seslenirdi,
şimdi o da başladı.
Eşimle aramızdaki özel ilişkimize balıklama girdi.
E vallahi de hoşgeldi.
Gerçi tam "Çutak" diyemiyor "Tutak" diyor ama... Bana doğru koşup bir "Tutak Babig" deyişi

 var ki değmeyin keyfime gitsin. O an işte intikamımı almış hissediyorum bana nanik yapan "Zaman"ın
 ve "Değişimin" "Hız"ından.
Hanenizden torunlar eksik olmasın dostlar.
Hadi bu yılın başında onların "Genatsı"na (Varlığına) içelim. İçelim ve çabalayalım ki onlar mutlu

olsunlar, acı çekmesinler. Ne demişti Ermeni ozan Tumanyan
"Abrek yereğek payts mez bes çabrek" "Yaşayın çocuklar, ama bizim gibi yaşamayın."

http://www.hrantdink.org/ adresinden alınmıştır.

Yıldırım Türker'in 21 kasım 2011 tarihli yazısı

Yıldırım Abi çok güzel bir makale yazmış unutulmasın diye buraya alıyorum :

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1070141&Yazar=YILDIRIM TÜRKER&Date=21.11.2011&CategoryID=97

3 Kasım 2011 Perşembe

Nefret Doldum!




Yahu bu ülkede herşey neden bu kadar laçka. Hiçbirşey mi adam gibi olmaz kardeşim. Herşeyde bir kolanparacılık, bir düzenbazlık olmak zorunda mı? Hele bir de "medya" gibi bir alanda bu kadar fitne bu kadar hile varsa o ülkede yaşam iyice zorlaşır. İnsan neye inanacağını şaşırır.
Hangi yanını eleştirsem ki medyanın? Savaş çığırtkanlığı yapan savaş simsarlarını mı, 3. sayfa haberleriyle toplumsal anksiyeteyi kaşımalarını mı, her haberi magazinel yönüyle ele alıp insanları aptallaştırmalarını mı, iktidarın yalakası köşe yazarlarını mı, kendi uydurdukları yalanlara kendilerinin inanmasını mı...
Televizyon apayrı bir dert. Haber programları iktidar neyi isterse onu gösteriyor. Bazen kendimi "V for Vendetta"nın bir oyuncusu gibi hissediyorum. İnsanları onların en zayıf yönlerini kullanarak kendilerine bağlamaları bir gün kendi sonlarını da getirecek ama çok farkında değiller. Kim demişse çok iyi demiş; "aptal kutusu".
Bugün okuduğum iki haber üzerine (ki medyadan bunca dertliyken hala niye haber okuyorsun o zaman diyebilirsin) bu kadar dertlendim yine aslında. İlki TRT'nin Arda Turan'ın trafik kazası geçirdiğini ve durumunun ciddi olduğu haberini son dakika olarak duyurmuş olması. Menajeri yalanlamış. Bu haberin kaynağını çok merak ediyorum. Nasıl bir durum bu. İkinci dumurumu ise Hırvatistan Milli takımının kadrosunu okurken yaşadım. Kadroda Gordon Schildenfeld vardı. Hani Beşiktaş'ı Sinan Engin menajerken Dinamo Zagrep'ten aldığı. Medyada okuduğumuz Dinamo Zagrep'ten Drpiç ile anlaşan Beşiktaş, taraftara kıçını gösterdiği videoları görünce, bu oyuncudan sonradan vazgeçiyor, parasını da çoktan verdiği için yerine Gordon'u verelim teklifini kabul ediyor. Yani haber bu. Ne kadar doğru ne kadar yanlış, konunun göbeğinde Beşiktaş olduğu için bilemiyorum ama başka ülkelerde böyle transfer haberleri oluyor mu çok merak ediyorum. Netice de Gordon sezon sonunda "bu adam kör aslında iyi görmediği için iyi oynayamıyor" denilip (bu da basının şişirip şişirip göze soktuğu bir haber olduğu için adam Türkiye'de kör defans oyuncusu olarak biliniyor) gönderildi. Şaka gibi ama gerçek. Beşiktaştan sonra İsviçre'de Sturn Graz'da forma giydi, şu an Bundesliga'da Frankfurt forması giyiyor. Ve Türkiye Milli Takımı'nın Avrupa Kuıpası elemeleri önelemesinde karşılaşacağı Hırvatistan Milli Takımında oynayacak. Bakalım ne olacak?

14 Ekim 2011 Cuma

"Evde anam, babam, bacım yüzüme hasret"



Sırrı Süreyya Önder meclisteki ilk konuşmasında askerliğin zorunlu olduğu bir ülkede şehitlikten bahsedilemeyeceğini söylemişti. Bugün okuduğum iki haber Sırrı Abi'nin konuşmasını hatırlattı bana. İkinci haber ilkine cevap gibiydi. 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda ödül arayan "Yürüyüş"ün gala gösteriminde Yüksekova'da öğretmenlik yaptığını söyleyen bir ablamız "Biz Kürt ve Türk kardeşler kol kola el eleyiz. Biz kopmayız" dedikten sonra filmdeki karakter Halilo’nun bir askeri tokatlaması sahnesini hatırlatarak, "Bir askeri, deli birisine tokatlattınız. Salondakiler de alkışladı. Nasıl alkışladılar şaştım. 2011-2012 yıllarında benim ülkem çınar gibi ayakta duracak" diye seslenmiş. Bu haberi okuduktan sonra aklıma filmde bir subayın bir eri tokatlama sahnesi olsaydı bu öğretmen abla aynı hissiyatı duyacakmıydı acaba diye bir soru takıldı? Ya da bu öğretmen abla bu ikinci haberi okusaydı ne hissederdi? Kuzey Kıbrıs'da askerliğini yapmakta olan asker Uğur Kantar "DİSCO"da gördüğü işkenceler sonucu hayatını kaybetmiş. Ne kadar basit ve soğuk bir cümle. Yukarıdaki fotoğrafta solda duran Uğur. Aklıma askerdeyken duyduğum, bizzat şahit olduğum neler neler geldi. Yazmayacağım. Yorum da yapmayacağım.
Ama düşünülmesi gereken başka birşey var. Bu ülkede bence mazlum Kürt halkından daha mazlum, ırkçılaştırılan, muhafazakarlaştırılan, körleştirilen bir Türk halkı var. Milliyetçi duyguları bu kadar körüklenmiş, hergün ırkçı, şoven propaganda yapan bir medyayla kuşatılmış bir halk, şovenizmin kucağında insanlığını yitiriyorsa, benim değerlerime göre, o ezilen, baskılanan diğer halktan daha mazlum durumdadır.

1. Haber linki için;
http://gundem.milliyet.com.tr/-turk-askerine-tokat-gerginligi/gundem/gundemdetay/13.10.2011/1450564/default.htm


2. Haber linki için;
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1066310&Date=14.10.2011&CategoryID=77 

7 Ekim 2011 Cuma

Bak bak ne demiş yine Tayyip!

"Eğer yapacak bir şey varsa, bayrak dikmekle siz orada terörü durduramazsınız. Kandil senin ülkenin sınırları içinde değil. Bayrağı dikmişsin, terör mü bitecek? Böyle saçmalık olur mu? Bu soruları siz de sormayın, yazmayın. Bakın ne diyorum, söylesin. Onu söylemekle o durumunu ortaya koyuyor. Oraya o bayrağı diktiğinde ne olacak? Terör mü duracak? Şu anda ülkemizin her yerinde bayrağımız var. Terör duruyor mu?" demiş Başbakan Tayyip.
"E o zaman sen niye sınır ötesi teskere aldın.asıl senin söylediğin saçmalık" demiş Mhp grup başkanvekili Oktay Vural.
Kendi kendini söbelemekten başka nedir bu? Başbakan kendi ağzıyla itiraf ediyor. Diyor ki; ben Kandil'e yapılacak operasyonda bütünüyle başarılı olsam, oraya bayrak bile diksem bu savaş bitmeyecek. Kendi sınırlarım içerisinde silahla başarılı olamıyorum sınır dışında ne yapabilirim. E ama Mhp'li de haklı niye sınır ötesi operasyon yapıyorsun o zaman. Mhp sanki diyalogtan yana bir parti ya, teskereye red oyu verdi ya bunun hesabını böyle soruyor.
Ülkenin heryerinde bayrak var ama savaş sürüyor demek bu problemin kaynağını işaret etmektir. Problem bu bayrak altında yaşayan bir kısım insanın hala sorunlarının devam ediyor olmasıdır. Demek bu sorunlar çözülmemiş, bu insanlar için öyle önemli sorunlar ki hayatları pahasına mücadele ediyorlar, yani hayat memat meselesi. Kato Dağı etrafındaki 9 köyün muhtarı Kato'ya yağan bombalardan sonra ortak bir basın açıklaması yapmışlar ve 50 küçük baş hayvanın telef olduğunu 60'ının sesten ürküp kaçtığını, bombalamadan kaynaklı sarsıntıdan köydeki kimi evlerde zarar olduğunu söylemişler. Sen şimdi bu insanlara ne dersin? Hani desem ki sen niye bu insanların başından aşağı bomba yağdırıyorsun o nerden çıktı derler. Sırrı Abi Einstein'ın lafını hatırlattı meclisteki ilk konuşmasında. "Ahmaklığın en büyük kanıtı aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemektir." Sözün özüdür bu...

30 Eylül 2011 Cuma

29 eylül 2011 Stoke City-Beşiktaş maçı analizi

Maçtan önce 2.01'lik forvet Peter Crouch tam bir İngiliz kibiriyle Beşiktaş'ı aşağılayıcı açıklamalar yapmıştı. Maçı faklı kazanacaklarını iddia etmişti. Bu maçı biraz da bu yüzden önemli görüyordum. O emperyalist zihin yapısına karşıydı biraz da maç benim için.
Maça Stoke City'liler biraz daha üstün başladı ama ilk 5 dakikadan sonra Beşiktaş iyi pas yaparak oyunu kontrol etmeye başladı. Zaten çok organize -ki bence bu sezonun en organize atağıydı- bir atak sonucu dakika 13'te Hilbert'le golü attık. Stoke golden sonra ilk atağında golü bulmasa daha başka olurdu muhtemelen oyun. Kaldı ki 15'te yan topta karambolden attılar. Stoke boy ortalaması en iyimser tahminle hemen her rakibinden 10cm uzun olan bir takım. En büyük ve belki tek silahları duran toplarla ceza sahası içinde karambol yaratıp gol atmak. Kaldı ki maç boyu ikinci yarının 55. ve 70. dakikaları arası hariç hep bu yolla golü aradılar. Rakip kale sahası içinde kaleci başta olmak üzere tüm rakip oyuncuları sert müdahalelerle yıldırmak da işin hilesiydi.
Beşiktaş mücadeleye kalede Rüştü; geride Hilbert, Sivok, Egemen, İsmail; orta saha da Aurelio, Necip, Fernandes, sağ kanatta Quaresma, solda Simao ve ileride Edu onbiriyle başladı. Çok paslı, birbirine yakın oynayarak rakip sahaya gitmeye çalışıyordu. İleride gol vuruşu şansını son pas seçimlerindeki hata nedeniyle yapamıyordu ama bariz üstündü. Quaresma'nın birkaçı gereksiz bireysel denemeleri biraz hareket sağlıyordu. Beşiktaş oyun üstünlüğünü Aurelio'nun defansif başarısı, Necip'in dinamizmi ve Fernandes'in yönetimi ile orta sahasıyla kuruyordu. İkinci yarının ortalarına doğru Fernandes'in pasif dinlenmeye geçmesi ile üstünlük bir süre Stoke'da olsa da 2. golden sonra Beşiktaş yine üstünlüğü ele geçirdi. Bu arada Fransız hakemin uydurduğu penaltıyla 2. gol geldi. Yorulan Necip'in yerine Ernst, Aurelio'nun yerine Holosko girince Beşiktaş 4-4-2'ye döndü. Baskı sonuç getirmeyince maç 2-1 Stoke lehine bitti.


Futbolcu değerlendirmesi:

Rüştü: 6
Hilbert: 7
Sivok: 7
Egemen: 7
İsmail: 7
Aurelio: 7,5 (Holosko:?)
Necip: 7 (Ernst: 5,5)
Fernandes: 7,5
Quresma: 7
Simao: 5,5
Edu: 5,5