20 Şubat 2012 Pazartesi

Güçlükonak Katliamı üzerine kısa bir araştırma



Günlük Radikal Gazetesi okumalarımdan birinde, yine içime ateş koyan bir Yıldırım Türker yazısından sonra bir iki tıkla 1996 yılında gerçekleşmiş bir vahşetle karşılaştım. Okudukça aklıma Türkiye'de korku filmi izleyenlerin ya da korku romanları okuyanların boşuna çaba içinde olduğunu, güneydoğuda yaşananları biraz araştırsalar kendilerini epey doyuracaklarını farkettim. Olay Wikipedia'da şöyle anlatılmış;

Güçlükonak Katliamı, 15 Ocak 1996 tarihinde Şırnak'ın Güçlükonak ilçesinde 11 köylünün bir minibüs içerisinde kurşunlanıp, yakılmasıyla sonuçlanmış katliam.[1][2][3]
Genelkurmay Başkanlığı katliamın PKK tarafından gerçekleştirdiğini duyurmuş, Ancak bazı sivil toplum kuruluşu yetkilileri, aydın ve sanatçılar bölgede yaptığı incelemeler sonucu olayın devlet güçlerince gerçekleştirildiği iddia etmiş, katliam kurbanlarının yakınlarıyla beraber olayı yargıya taşımışlardır. Fakat açılan davaların hiçbirinden sonuç alınamamıştır.[4] Olaydan 13 yıl sonra dönemin devlet bakanı Adnan Ekmen'in olayın PKK değil JİTEM[5] tarafından yapıldığını iddia etmiştir.[6]
PKK; 1995 genel seçimlerinden yaklaşık bir hafta önce, 15 Aralık 1995 tarihinde tek taraflı ateşkes ilan etmişti.[4] 12 Ocak 1996 gününde Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Gêrê (Çevrimli) ve Yatağan köylerine baskın yapan askerler, Abdullah İlhan, Ahmet Kaya, Ali Nas, Neytullah İlhan, Halit Kaya ve Ramazan Oruç isimli eski korucuları PKK’ya yardım ettikleri iddiasıyla gözaltına aldı. Gözaltına alınan köylüler, Taşkonak Jandarma Taburu’na götürüldü.[4]
15 Ocak gününe gelindiğinde Koçyurdu köyü korucularından Hamit Yılmaz, Abdulhalim Yılmaz, Mehmet Öner ve Lokman Özdemir , "görev var" denilerek Ramazan Nas’a ait olan bir minibüs vasıtasıyla aynı tabura götürüldü. Görev için götürülen korucular ve gözaltına alınmış olan köylüler, Taşkonak Taburu’nda, 56 AH 320 plakalı minibüse bindirilerek yola çıkarıldı.[4] Minibüs tabur ile Koçyurdu köyü arasında gelince silahlı bir grup tarafından durduruldu. 11 köylü kimliği belirlenemeyen bu kişilerce kurşun yağmuruna tutuldu ve ardından yakılarak katledildi. [1]
Olayın hemen ardından Genelkurmay Başkanlığı, gazetecileri özel uçakla Güçlükonak'a taşıdı. Burada Genelkurmay adına açıklama yapan Albay Kalelioğlu olayın bir PKK eylemi olduğunu ilân etti ve PKK'nın ilan ettiği tek taraflı ateşkesi bozduğunu duyurdu. PKK ise bir gün sonra ilgilerinin olmadığını kesin bir dille açıkladı.[4][3][2]Katliam kurbanlarının aileleri de Şırnak'a gelen basın mensuplarına Kürtçe olarak yakınlarını PKK'nın değil askerin öldürdüğünü söylediler.[2][3][7]
Olay için İstanbul'da toplanan "Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu"nun çağrısı ile çeşitli sivil toplum kuruluşlarının üyelerinden oluşan bağımsız bir heyet kuruldu. Araştırma grubu önce 12 Şubat 1996'da Diyarbakır Olağanüstü Hâl Bölge Valisi ile görüştü, ardından da Güçlükonak'a gitti. Heyet olay yerinde incelemeler yaptı ölenlerin yakınları ve bölgede yaşayanların bilgisine başvurdu. Katliamdan son anda kurtulan 12. kişi olay ve nasıl işkence gördüğü konusunda bilgi verdi.[2]
Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu yaptığı araştırmalar sonucu 16 Şubat 1996 tarihinde yaptığı basın açıklaması düzenledi. Açıklamaya göre olay şöyle gerçekleşmiştir:[3][2] Eskiden köy koruculuğu görevinde bulunan 6 kişi yakınları dağda olduğu iddiası ile gözaltına alınarak Taşkonak'ta bulunan Jandarma Karakoluna götürüldü. 6 kişi burada işkenceyle sorgulanarak öldürüldü.[3][7][2]15 Ocak tarihinde karakoldan Koçyurdu köyüne telefon eden Jandarma gözaltına alınanların serbest bırakılacağını, onları almak için bir minibüs getirilmesini istedi. Bu durumdan şüphelenen 4 köy korucusu şoförü yalnız bırakmamak için onunla birlikte karakola gittiler. Araç hareket edince bir helikopter minibüsü takip etmeye başladı. Şoförle beraber gelen 4 köy korucusu karakoldakiler için beklenmedik bir sürprizdi. Jandarmalar onları da ayrı odalara alıp öldürdüler. [2] Daha sonra öldürülen 10 kişinin cansız bedenleri koltuklara bağlanıp başlarına çuval geçirildi, minibüs 2 jandarmanın kontrolünde yola çıktı. Taşkonak karakoluna posta götüren başka bir minibüs yolda karşılarına çıktı. Bu tuhaf görüntüye şahit olan posta minibüsü durmak istedi ama askerler tarafından engelledi. Bu sırada aynı yolu kullanan araçlar Koçyurdu Karakolunu tarafından durdurulmuş bekletiliyordu. Kısa bir süre sonra makineli tüfek sesleri ve üç patlama duyuldu.[2] Olay yerine 2,5 kilometre uzaklıktaki Koçyurdu köyünün korucuları çatışma olduğu sanarak silahlarıyla gitmek istediler ancak karakol tarafından engellendiler.[3] Minibüsün yakıldığı esnada nehrin diğer yanında yer alan tepedeki gözetleme yerinde bulunan Mardin'e bağlı köy korucuları telsizle olaya müdahale etmek için izin istemiş ama olaya karışmamaları söylenmiştir.[3] Genelkurmay tarafından olay yerine gelen gazetecilere 11 kişinin öldüğü söylenmesine rağmen ortada 10 yanmış ceset vardı. 11. kişinin yolu kesen özel timi fark edip kaçmaya çalışırken kurşunlara hedef olan minibüs şoförüne ait olduğu anlaşıldı. Yöre halkının da gördüğü helikopterde içindeki tim yola inmiş minibüs oraya gelince içinde bulunan jandarmalar inerek uzaklaşmış şoför başına gelecekleri anlayınca kaçmaya çalışsa da vurularak öldürülmüştü. Atılan roketler sonucu minibüsteki 10 ceset kömür hâline gelmişti. [2][7] Fakat yanmış kişilere ait yanmamış kimliklerin ertesi gün ailelerine teslim edildiği belirlendi. [3][2][7]Katliamı incelemek amacıyla Şırnak'a giden gazeteci Celal Başlangıç gördüğü manzarayı şöyle anlatıyor:[8]  "Tam bileğinden kopmuştu ayak. Havaya kaldırınca, içinden kirli beyaz bir sıvı damladı. Dışı yanmış, kavrulmuş. Yarılan etin altından kemikleri görünüyor.Döşemeden alınan kopuk ayak, minibüsün kaportası üzerine konuluyor. Tırnakları biraz uzamış mı ne! Kaporta elek gibi. Kurşunlar delip geçmiş. Minibüs pas rengi bir külçe olarak duruyor; içindekilerle birlikte yakılmış.Kopuk ayağın yanına yarısı yanmış, patlak bir bot konuluyor. İçinde kemik kırıntıları ve astarına yapışmış yanık insan derisi var. Belli ki bir süre önce kopuk ayakla iç içelermiş.Yanık bir kemik parçası daha çıkıyor minibüsün içinden. Kimine göre bir insan dirseği, kimine göre de dizi. O da yanmış kopuk ayakla patlak ve yanık botun yanına konuluyor. Manzara dehşet verici... "

Eski Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tozlu'nun anlattıkları

Bu katliamla ilgili bir sürü insan konuşmuş. Ortak kanı Muhabere Arama Kurtarma (MAK) timlerinin gözetiminde bir grup korucuya yaptırıldığı. Eski Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tozlu'ya göre; Saldırıyı yapan korucu Ahmet Ö... ve ekibi, iş için Akçay Tugay'ından 50 bin dolar aldı. MİT'le görüşerek çalışma yaptıklarını anlatan Tozlu, "Çalışmalarda inanamadığımız bir sonuca ulaştık. Olayın oluş şekli, zamanı, mekânı, işi PKK'nın yapmadığını gösteriyordu. Çünkü ön ve arkadaki koruma araçlarına bir şey olmamış. Yananların nüfus cüzdanları sağlam, silahları kullanılmamış. Oysa araçlara yakın mesafeden atılan roketlerle yangın çıkmış, silahlarla taranmış. MİT'le yaptığımız çalışmalarda, korucuları Albay Uğurlu himayesinde, MAK timlerinin gözetiminde, tetikçi geçici köy korucularının öldürdüğünü tespit ettik. Saldırıyı Siirtli olup Güçlükonak'ın Bulmuşlar köyünde ikamet eden geçici korucu Ahmet Ö... ile yakınlarından oluşan 7 kişilik grubun icra ettiğini belirledik. Ekip saldırı yerine helikopterle getirilip, götürülmüş. Ö... ve yakınları bu işin karşılığında Tugay'dan 50 bin dolar almış. Bunları MİT biliyor."

Başka bir iddia

ERGENEKON terör örgütü (ETÖ) savcılarına gelen ihbar mektubunda 15 Ocak 1996 günü Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde 11 köylünün içinde bulunduğu minibüsün önce ağır silahlarla taranıp, sonra da ateşe verilmesi sonucu yaşanan Güçlükonak Katliamı’nın sorumlusunun Levent G.. olduğu iddia edildi. Mektupta ‘Şırnak Bölgesinde bir yolcu minibüsünün taranmasından Levent sorumludur. Bu konuyu daha önce ordudan atılan Bülent Y...’dan (MAK da tim komutanı iken adam kaçırarak fidye istemekten tutuklandı) işittim. Şırnak'ta Gülyazı veya Güçlükonak bölgesindeki bu eylem MAK personeli tarafından yapılarak PKK tarafından yapılmış görüntüsü verilmiştir’ iddiası dile getirildi.


Dönemin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı ne demiş;

-Güçlükonak katliamı, insan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı olduğunuz dönemde gerçekleşti. Olayın perde arkasını araştırmış mıydınız?
90'lı yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da karanlık ve kirli bir dönem yaşanıyordu. Kimin eli kimin cebinde belli değildi. Faili meçhuller, boşaltılan köyler, öldürülen insanlar... Her tarafa yetişmemiz mümkün değildi. Her olayla ilgili kendi özel kanallarımızdan duyumlar alıyorduk ama elimizde delil olmadığı için çoğunu gündeme getiremiyorduk. Güçlükonak hadisesi de bence bu karanlık olaylardan bir tanesidir. O olayın perde arkasını öğrendiğimiz halde maalesef kamuoyuna açıklayamadık, çünkü elimizde delil yoktu. Güvenlik güçlerinin olay tarihindeki açıklamasına göre vatandaşlar karakoldan ayrıldıktan sonra PKK'nın saldırısına uğramış ve içinde oldukları minibüsle birlikte yakılmışlardı. Fakat bölgeden ve ölenlerin yakınlarından aldığımız duyumlara göre olay hiç de güvenlik güçlerinin anlattığı gibi değildi. Zaten olayın geliştiği yer, güvenlik güçlerinin tamamen hâkim olduğu, kontrolü altında bulundurduğu bir alandı, PKK'nın orada eylem gerçekleştirmesi mümkün değildi. Dahası, öldürülen insanların kimlikleri güvenlik güçlerinin elindeydi, insanlar yanmış, ama nedense üzerilerinde bulunan kimlikler zarar görmemişti.
-Olay yerinde inceleme yaptınız mı?
Bakanlık bürokratlarıyla oturup neler yapabileceğimizi konuştuk. Güçlükonak'ta güvendiğim, korucubaşı olan bir aşiret reisini telefonla aradım, aldığım duyumlardan söz ettim. Bana "Biz seninle şahsen tanışmadık, ama aileni, babanı, dedeni çok iyi biliyorum. O nedenle sana yalan söyleyemem; aldığın duyumlar doğrudur. Güvenlik güçlerinin resmi açıklaması gerçeği yansıtmıyor" dedi. Güçlükonak'a gitmemiz hâlinde gelip bize gerçekleri açıklayıp açıklayamayacağını sordum. "Bu mümkün değil. Sen devletin bir bakanısın, sana bir şey olmaz. Ama biz burada yaşamaya devam edeceğiz. Eğer gerçekleri açıklarsak kendimizi koruyamayız, sen de koruyamazsın" dedi. Öyle deyince Güçlükonak'a gitmekten vazgeçtik.
- Kimliklerinin neden alındığını öğrenebildiniz mi?
Olaydan sonra yetkililer çıkıp "Saldırıyı PKK gerçekleştirdi. Ölenler de şu kişilerdir. Kimlikleri de bizdedir" dedi. Olayı PKK gerçekleştirdiyse kimlikleri sende ne arıyor? İnsanlar yanarak ölüyor ama kimliklerine bir şey olmuyor. Demek ki onları yakanlar, yakmadan önce kimliklerini ellerinden aldılar. Bana göre burada bir açık verdiler.
"Deniz Baykal'a Bildiklerimi Başbakan Çiller'e Anlatmayı Teklif Ettim. 'Sen Bilirsin, Ama Başbakan'ın bu ara işi başından aşkın' deyince vazgeçtim"
- Gerçeği öğrenince ne yaptınız?
Olan biteni mensubu olduğum CHP'nin Genel Başkanı Deniz Baykal'a anlattım, duyumlarımı kamuoyu ile paylaşmak istediğimi söyledim. Suçun neden PKK'nın üzerine yıkılmaya çalışıldığını sordu. Şimdi tam olarak anımsamıyorum; ama Avrupa'da Kürtlerle ilgili önemli bir oylama yapılacaktı. Bu olayın PKK'ya mal edilerek oylamayı gerçekleştirecek kuruma mesaj verilmek istenmiş olabileceğini söyledim. Böyle bir mesaj vermek için neden bu korucuların seçildiğini sordu.
Sonuç;
Neden devlet böyle bir şey yapsın ki diye bir soru beliriyor insanın kafasında doğal olarak. Ona da Celal Başlangıç cevap versin; "katliamdan bir gün sonra Avrupa Parlementosu'nda PKK'nın ilan ettiği ateşkeşe karşın Türkiye'nin takındığı tavra dair bir önerge vardı. Yeşiller ve sosyal demokrat parlamenterler vermişti ve o görüşülecekti. Tam o görüşülmeden bir gün önce bu olay meydana geldi ve dendi ki işte PKK'nın ilan ettiği ateşkes diye bir şey yok. Katliam yapmaya devam ediyorlar... katliam sonrası yapılan organizasyondan yukarıdan aşağıya Genelkurmay sorumlu. Sadece oradaki üç beş askerin yapacağı iş değil bu."

18 Ocak 2012 Çarşamba

Sorun Çözme Kültürü

   NASA uzaya astronot gönderdiğinde tükenmez kalemlerin yer çekimi olmayan ortamda çalışmadığını fark etti (yerçekimi olmadığı için mürekkep kağıdın üzerine akmıyordu).
   Bu problemin çözümü NASA'ya ilave 12 milyon dolara mal oldu. Öyle bir tükenmez kalem ürettiler ki bu kalem yerçekimsiz ortamda, yukar
ı yönde, suyun altında ve sıfırın altında 300 C 'ye kadar olan sıcaklıklarda yazı yazmaya olanak sağlıyordu.
  Peki Sovyetler ne yapt
ı? Kurşun kalem kullandılar.
  Sovyetler sosyalistler için iyi bir deneyimdi. Her ne kadar özgürlükçülüğü, insan merkezliliği tartışılsa da insanlık için yeni bir bakış açısıdır. Daha iyi, daha erdemli yaşanabileceğinin örneğidir. 

4 Ocak 2012 Çarşamba

Osman Pamukoğlu'ndan kritik Uludere soruları (CEVDET AŞKIN 04/01/2012 radikal'den alıntı)

Haberin orijinali için; http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cevdet_askin/osman_pamukoglundan_kritik_uludere_sorulari-1074485


Osman Pamukoğlu'ndan kritik Uludere soruları
CEVDET AŞKIN
04/01/2012

PKK ile mücadelesiyle tanınan emekli general Osman Pamukoğlu, 35 sivilin
ölümüyle sonuçlanan hava bombardımanına ilişkin soru ve yanıtlarıyla yapılan
resmi açıklamaları kuşkulu hale getiriyor.
Uludere'de 35 kaçakçının PKK'lı zannıyla F-16'lar tarafından vurulmasından sonra
Kürt sorunu ekseninde siyasi tansiyon iyice yükseldi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dün grup toplantısında olayla ilgili en küçük
detaya kadar adli ve idari incelemenin yapıldığını söyledi. Erdoğan,
Genelkurmay'a teşekkür ettikten sonra BDP'ye "Silahlı efendileriniz ipinizi
gevşetmediği sürece tuvalete bile gidemezsiniz" diye yüklendi.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da yine grup toplantısında "Kendi halkını
katleden yönetimler meşru değildir. Meşruiyetini tanımıyoruz" diye konuştu.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bu konuşmalardan bir gün önce 2 Ocak'taki
Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada Uludere konusunda
"Türk Silahlı Kuvvetleri bunu kasıtlı olarak yapmaz, yapamaz. Olayda kesinlikle
bir kasıt söz konusu değildir" dedi. Katırlar ve silahlarla birlikte sınıra
doğru sızma olacağı yönünde bir istihbarat alındığını, bunun üzerine insansız
hava araçlarıyla bir takip gerçekleştirildiğini söyleyen Arınç, bombardımandan
önce gruba işaret fişekleri ve top atışlarıyla "uyarı" yapıldığını kaydetti.
Soruşturma sonucunda bir ihmalin ortaya çıkması halinde ailelerden özür
dilenebileceğini hatta helalleşileceğini söyleyen Arınç, kürsüden resmi bir
özrün şimdilik olumsuz olacağını ifade etti.
Uludere'deki facianın oluş biçimine ilişkin Genelkurmay ve hükümet kaynaklarının
açıklamaları birbiriyle örtüşürken, bölgede uzun yıllar PKK ile mücadelesiyle
tanınan emekli bir generalden dün ilginç bir açıklama geldi. Hak ve Eşitlik
Partisi Genel Başkanı Osman Pamukoğlu şunları söylüyordu: "Kaçakçı konvoyu,
PKK'nın sınıra yaklaşmasına benzer mi? Hayır. PKK böyle uzun kollar yapmaz,
çünkü bunun ölüm olduğunu bilir... Üstelik kullandığı hayvan sayısı bir veya
ikiyi geçmez. Eğer iki ise ayrı ayrı istikametleri kullanır. İnsan olarak da
baskın noktasına gelinceye kadar 6-8 kişiden fazla insanı bir istikamette
tutmaz.
Gece ve gündüz kara gözetlemesi yapan ve ileri teknoloji yapımı dürbünleri
kullananlar, bir konvoyun kaçakçılarından oluştuğunu, yüklerine bakarak
anlayamazlar mı? Anlaşılmaması mümkün mü? PKK, konvoy yapar mı? Üstelik de topçu
ve havan silahlarının menziline girdiğinde!..
Bölgeden bölgeye, dönemden döneme değişmekle birlikte bazen günde 20-30
istihbarat bilgisi gelebilir. MİT'ten, jandarmadan, polisten... Bunların bir
kısmı da profesyonelce PKK tarafından maksatlı olarak gönderilir; dikkat
dağıtmak, yormak, şaşırtmak veya bir planlı eylemi örtmek amacıyla yapılır.
Haber toplamak ve bilgi almaktan çok daha önemli olan istihbaratın
değerlendirilmesidir ve bu ameliye en zeki ve en yüksek tecrübeye sahip
kişilerce yapılmalıdır.
Kaçakçılar çoğu zaman iki taraf için istihbarat taşıyan elemanlardır. İnsansız
hava aracı bir nesnedir. Kameraya alır veya fotoğraf çeker. Bu, teknik bir
aletin istihbarat teşkillerine ve elemanlarına bilgi sağlamasıdır. Esas iş, en
önemli iş ve uzmanlık, asıl bundan sonra yapılan değerlendirmenin isabetli
olmasıdır. Anlaşılan o ki bu becerilememiştir.
Kara gözetlemesiyle tespit edilen kaçakçı konvoyuna (ki bu konvoylar yılan gibi,
ip gibi uzundur) esas silahların etkisine girmeden, çok uzaktan havan ve top
mermisi ile ateş açıldıysa, bu da akıl almaz bir şeydir. Eğer bu kol, PKK
koluysa neden yaklaşmaları beklenip pusuya düşürülmeleri planlanmaz,
düşünülmez?"
Uludere'nin Ankara versiyonu "Alınan istihbarat üzerine sınırdan girmek istenen
gruba topla uyarı ateşi(!) açıldı, durmayınca uçaklarla bombalandı" şeklinde,
PKK versiyonu ise grubun kaçakçı olduğunun bilindiği ve köye girmelerinin
engellenerek dar bir alana sürüldüğü ve orada bombalandığı biçiminde
özetlenebilir.
Peki, olayı bizzat yaşayanların Uludere versiyonu nasıl? Bombardımandan sağ
kurtulan Hacı Encü'ye kulak verelim. 19 yaşındaki Encü, İHD ve Mazlum-Der'e
yaptığı açıklamada şunları söylüyordu: "28 Aralık günü saat 16.00'da 40-50
kişilik bir grupla birlikte mazot ve gıda maddesi getirmek üzere yine bu sayıda
katırla beraber sınırın Irak tarafına geçtik. Karakola özellikle bir
bilgilendirme yapmadık ancak gidip geldiğimizi zaten biliyorlardı. Amacımız
şeker ve mazot getirmekti. Hatta giderken insansız hava aracının sesini dahi
duyduk ancak sürekli gidip geldiğimiz için yolumuza devam ettik. Akşam 19.00'da
katırları yükleyerek yola çıktık. Saat 21.00 gibi sınıra yaklaştık. Bizim köyün
yaylasına vardık, yayla tam sınırdadır. Orada önce aydınlatma fişeği ve akabinde
de top-obüs atışı yapıldı. Biz yükümüzü sınırın diğer tarafında bıraktık. Hemen
ardından uçaklar geldi ve bombardıman başladı. Biz iki gruptuk, öndeki grup ile
arkadaki grup arasında 300-400 metre mesafe vardı. İlk top atışından hemen sonra
uçak geldi. Askerler bizim yaylayı tuttukları için, bu tarafa geçebileceğimiz
başka yol yoktu. Bu nedenle gruplar sıkışarak bir araya gelmek zorunda kaldı.
Sonunda iki büyük grup olduk. İlk uçak bombardımanında sınırın sıfır noktasında
bulunan yaklaşık 20 kişilik grup imha oldu. Hemen geriye kaçmaya başladık.
Kayalıklar arasında kalanların üzerine bomba yağmaya başladı. Benim de içinde
bulunduğum grup 6 kişiydi, bu gruptan 3 kişi kurtulduk. Üzerimizde günlük sivil
elbiselerimiz vardı, hiç kimsede silah yoktu. Olay 1 saat falan sürdü. Bir-iki
kişi 3 katırla beraber küçük bir deredeki suya girdik. Bir saat bekledikten
sonra bir kayalığın altına sığındık. Arkadaşlarımızdan haber alamadık. Saat
23.00-23.30 gibi gelen ışıklardan ve seslerden köylülerin geldiğini anladık.
Köylüler feryat etmeye başlayınca askerler tuttukları yerlerden çekilerek
yaylayı da boşalttılar"
Uludere faciasına değişik açılardan, karşılaştırmalı biçimde bakıldığında
basitçe ihmal düzeyine indirgenemeyecek boyutta olduğu, Osman Pamukoğlu'nun çok
kritik sorular sorduğu ve açılan soruşturmanın bu soruları dikkate alması
gerektiği açıkça görülüyor.

HERRRR-KESSS BEBEKK DOĞAR!! KİMM-SEEE ASKERRR DOĞĞMAZZZ!!!

(16 ARALIK 2011 Radikal gazetesi Pınar Öğüncün yazısından alınmıştır.)


"İki gün önce, vicdani retçi Enver Aydemir’e destek amaçlı basın açıklamaları yüzünden yargılanan Ahmet Aydemir, Davut Erkan, Fatih Tezcan, Halil Savda ve Mehmet Atak’ın da duruşması vardı. Suçlarından biri ‘Herkes bebek doğar, hiç kimse asker doğmaz’ sloganı atmaları olduğundan daha önce bir jinekolog bilirkişi talep etmişlerdi. İşin uzmanı söylesin, bebekler asker şemaliyle mi doğar diye. 

Talepleri yine reddedildi. Ama bence tarihi üç tanıklık vardı. Sevim Şahin mahkemede şöyle konuştu: “Sanıklarla akrabalık bağım yoktur. İnsani boyutu nedeniyle davada tanıklık yapmak istedim. Ben çocuğumu normal doğumla, narkoz etkisi altında kalmadan doğurdum. Doğum anında çocuğumun bebek olarak doğduğunu bizzat gördüm.” "