25 Kasım 2011 Cuma

Manşetin Gölgesinde

Başbakanın 1938'de Dersim'de devlet tarafından yapılan katliam için özür dilediği bu haftada manşetlere neler takılmış:

http://www.ntvmsnbc.com/id/25300284

22 Kasım 2011 Salı

Hrant'ın bir makalesi


Nora Nare Hoy Nare
Agos Gazetesi, 29 Aralık 2006
İşte yine yeni yıl heyecanının getirip dayattığı "Zaman", "Hız" ve "Değişim" denkleminin baskısı
altındayım. Hemen her yılbaşı olduğu gibi karmaşık duygular içindeyim.
"Değişim"i "Zaman"a bölüyor "Hız"la çarpıyor, sonunda da "Elde var sıfır, elde var sıfır" diye

hayıflanıyorum. Niye ki "Değişim"in "Hız"ına hiç ama hiç yetişemiyorum.
Şunun şurasında daha 35 yıl önce tanışmamış mıydım o dönemin en ilerlemiş teknolojik aleti olan

siyah beyaz televizyonla.
Şimdi ise iletişim ve bilişim marketlerini dolduran bin bir çeşit yeni teknolojik ürün var adını,

işlevini ve nasıl çalıştığını bilmediğim.
Öylesi bir çağda yaşıyorum ki o çağın getirdiği nimetleri ve değişimleri yakalamaktan acizim.

Kullandığım aletlerin bir-iki fonksiyonunu anca becerebiliyorum, varolan diğer sayısız
fonksiyonundan ise bihaberim.
Değişimi görebiliyorum... Değişimi fark edebiliyorum ama hepsi o kadar... Ona ulaşmak ne mümkün!

Ha ki bir yerinden yakalıyorum, o zaten değişiyor.
"Değişim" hangi "Zaman"da bu kadar "Hız"la aktı yarabbim!
Çok şükür ama, imdadıma yetişen birbuçuk yaşındaki torunum "Nora"m var. Kendisine aldığımız onca öğretici, onca eğitici hatta onca cicili bicili çocuk kandıran oyuncaklara inat, o kendi yarattığı teknolojik oyuncaklarıyla yakalıyor benden kaçan hızı.
Nora'yı gözlediğimde "Zaman", "Hız" ve "Değişim" denilen denklemin cevabının sıfır olmadığını

görebiliyorum.
Denklemi ben çözemiyorum ama birbuçuk yaşındaki Nora çözüyor. Nerede varsa teknolojik

bir düğme, Nora'nın parmağı onda! Kâh buzdolabında, kâh fırında... Kâh telefon tuşunda kâh
televizyon kumandasında. Teknoloji ve onun değişim hızı belki benim kuşağıma hatırı sayılır bir
nanik yaptı, bizim kendisine ulaşmamıza zaman olarak fırsat tanımadı, diğer bir deyişle elimizden
kaçtı ama görüyorum ki Nora'dan kurtuluşu yok.
Üstelik torun "Nora" yalnız da değil, yakında ikinci torun "Nare" de geliyor. Gerçi ben "Nare" diye

 erken ötüyorum çünkü babası başka isimde ısrarlı. "Karuna" diye bir isim uydurmuş... "Karun"un
(Bahar) ardına bir "a" ekleyip feminen yapmış, kendince yeni bir kız ismi üretmiş. "İlle de Karuna
olacak" diyor.
"Sen Nare'yi nereden uydurdun?" derseniz...
Nareg'den... Kadim Ermeni isminden.
Nareg'in "g"sini kaldırın olsun size feminen bir isim.
Zaten ilk mucidi de ben değilim... Ermenistan'da çokca kullanılan bir isim.
Ama pes etmiş değilim... "Babiklik" (dedelik) hakkım var ve "Nare" koydurmak için her türlü

entrikaya başvurup, elimden gelen tüm hinoğluhin baskıları uygulayacağım.
Üstelik şimdiden kendime beste de hazırlamış durumdayım. Nora'yı ve Nare'yi birlikte severken,

 "Nora Nare hoy Nare" diye halay da tutacağım.
"Zaman", "Değişim" ve "Hız" denklemini torunum ve kendi üzerimden sorgulamam boşa değil elbet.

 Ona baktığımda ancak, çok daha net anlıyorum "Değişim"in ve "Zaman"ın "Hız"ını. Sadece teknolojinin
 değil onun hızına da yetişemiyorum artık. Çok çabuk büyüyor, çok da çabuk öğreniyor.
Bütün ayrıcalıklar ona. O artık bütün ilgimizin üstünde yoğunlaştığı tek merkez.
Öncesinde oğluma misafirliğe giderdik şimdi, "Nora'ya gidiyoruz". Ya da hanım müjdeyi verip eve

erken gelmemi istediğinde oğlum ya da gelinim değil sanki gelen, "Noralar geliyor". Öylesine
ayrıcalıklı ki bugüne değin bir tek eşim bana "Çutak" (Keman) diye takma ismimle seslenirdi,
şimdi o da başladı.
Eşimle aramızdaki özel ilişkimize balıklama girdi.
E vallahi de hoşgeldi.
Gerçi tam "Çutak" diyemiyor "Tutak" diyor ama... Bana doğru koşup bir "Tutak Babig" deyişi

 var ki değmeyin keyfime gitsin. O an işte intikamımı almış hissediyorum bana nanik yapan "Zaman"ın
 ve "Değişimin" "Hız"ından.
Hanenizden torunlar eksik olmasın dostlar.
Hadi bu yılın başında onların "Genatsı"na (Varlığına) içelim. İçelim ve çabalayalım ki onlar mutlu

olsunlar, acı çekmesinler. Ne demişti Ermeni ozan Tumanyan
"Abrek yereğek payts mez bes çabrek" "Yaşayın çocuklar, ama bizim gibi yaşamayın."

http://www.hrantdink.org/ adresinden alınmıştır.

Yıldırım Türker'in 21 kasım 2011 tarihli yazısı

Yıldırım Abi çok güzel bir makale yazmış unutulmasın diye buraya alıyorum :

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1070141&Yazar=YILDIRIM TÜRKER&Date=21.11.2011&CategoryID=97

3 Kasım 2011 Perşembe

Nefret Doldum!




Yahu bu ülkede herşey neden bu kadar laçka. Hiçbirşey mi adam gibi olmaz kardeşim. Herşeyde bir kolanparacılık, bir düzenbazlık olmak zorunda mı? Hele bir de "medya" gibi bir alanda bu kadar fitne bu kadar hile varsa o ülkede yaşam iyice zorlaşır. İnsan neye inanacağını şaşırır.
Hangi yanını eleştirsem ki medyanın? Savaş çığırtkanlığı yapan savaş simsarlarını mı, 3. sayfa haberleriyle toplumsal anksiyeteyi kaşımalarını mı, her haberi magazinel yönüyle ele alıp insanları aptallaştırmalarını mı, iktidarın yalakası köşe yazarlarını mı, kendi uydurdukları yalanlara kendilerinin inanmasını mı...
Televizyon apayrı bir dert. Haber programları iktidar neyi isterse onu gösteriyor. Bazen kendimi "V for Vendetta"nın bir oyuncusu gibi hissediyorum. İnsanları onların en zayıf yönlerini kullanarak kendilerine bağlamaları bir gün kendi sonlarını da getirecek ama çok farkında değiller. Kim demişse çok iyi demiş; "aptal kutusu".
Bugün okuduğum iki haber üzerine (ki medyadan bunca dertliyken hala niye haber okuyorsun o zaman diyebilirsin) bu kadar dertlendim yine aslında. İlki TRT'nin Arda Turan'ın trafik kazası geçirdiğini ve durumunun ciddi olduğu haberini son dakika olarak duyurmuş olması. Menajeri yalanlamış. Bu haberin kaynağını çok merak ediyorum. Nasıl bir durum bu. İkinci dumurumu ise Hırvatistan Milli takımının kadrosunu okurken yaşadım. Kadroda Gordon Schildenfeld vardı. Hani Beşiktaş'ı Sinan Engin menajerken Dinamo Zagrep'ten aldığı. Medyada okuduğumuz Dinamo Zagrep'ten Drpiç ile anlaşan Beşiktaş, taraftara kıçını gösterdiği videoları görünce, bu oyuncudan sonradan vazgeçiyor, parasını da çoktan verdiği için yerine Gordon'u verelim teklifini kabul ediyor. Yani haber bu. Ne kadar doğru ne kadar yanlış, konunun göbeğinde Beşiktaş olduğu için bilemiyorum ama başka ülkelerde böyle transfer haberleri oluyor mu çok merak ediyorum. Netice de Gordon sezon sonunda "bu adam kör aslında iyi görmediği için iyi oynayamıyor" denilip (bu da basının şişirip şişirip göze soktuğu bir haber olduğu için adam Türkiye'de kör defans oyuncusu olarak biliniyor) gönderildi. Şaka gibi ama gerçek. Beşiktaştan sonra İsviçre'de Sturn Graz'da forma giydi, şu an Bundesliga'da Frankfurt forması giyiyor. Ve Türkiye Milli Takımı'nın Avrupa Kuıpası elemeleri önelemesinde karşılaşacağı Hırvatistan Milli Takımında oynayacak. Bakalım ne olacak?